Birçok insan, şuana kadar var olan yaşantımızı değerlendirdiğinde “başarılı bir toplumda” yaşadığımızı düşünüyor. Ancak insanların %50’sinden fazlasının kronik veya otoimmün bir hastalıktan muzdarip olduğunu görmüyoruz.

ABD’deki tüm ergenlerin %50’si psikolojik tanı kriterlerini karşılıyor. 3 milyondan fazla çocuk ve ergen hastalık için uyarıcı ilaçlar alıyor. ADAS, antipsikotikler için, Rispertal ve Seraquell, onun dışındaki antidepresanları saymazsak ABD’de en sık reçete edilen 4 veya 5 ilaç arasındadır.

Ancak insan fizyolojisinin stresle olan ilişkilerimizden etkilendiğini anlarsak, kortizol seviyelerinin yükseldiğini ve bunun da bağışıklık sistemini baskıladığını görebiliriz. Adrenalin seviyeleri yükselir ve bu da sinir sistemini karıştırır. Kısa vadede insanlara yardım ediyorlar ama uzun vadede bağışıklık sistemini baskılıyorlar ve insanlar strese giriyor.

Ve bunun sonunda  hastalanırsınız. Hastalık sadece fiziksel bir sürecin dışa vurumu değildir, aynı zamanda belirli bir kültürdeki veya belirli bir çevredeki hayatınızı yansıtır. Örneğin genetik (homeopatik olarak konuşursak, miazmatik eğilimler).

Maddi dünyanın bize sunduğu zehirli bir kültürden bahsettiğimde, Materyalizm, maddi şeylere sevgiden, insan bağlantısından veya maneviyattan veya hepimizin birbirimize bağlı olduğumuzun kabulünden daha fazla değer veren bir inanç sistemidir.

Biz bu kültürün içinde yaşıyoruz. Toplum, insan ilişkilerinin zehirliliğinden etkilenir. Bu açıdan tıbbın sadece bir bilim değil, aynı zamanda bir ideoloji olduğunu anlamalıyız. Bugün ki tıp insanlara (materyalist) bir makine gibi bakıyor. Dolayısıyla, insanlara sosyal ilişkilerinin, diğer insanlarla duygusal veya fiziksel etkileşimlerinin önemini anlamadan bireyler olarak bakarsak, o zaman hastalığın tamamını kavrayamayız.

Günümüzün “makine tıbbı” genellikle, yalnızca bir veya iki semptomu dikkate alır ve bunları “genel sistem” bağlamından koparır. Ama gerçek çok farklı, birbirimizden ayrılamayacağımızı ve organizmamızın da ayrılamayacağını söylüyor. Zihin-beden ve ruh arasındaki ortak çalışma hamilelik sırasında başlar ve hatta en son bilimsel gelişmeler sayesinde epigenetikten de etkilendiğimizi biliyoruz.

Johns Hopkins Üniversitesi’nden stresin fetüs üzerindeki etkilerine ilişkin 2004 tarihli bir raporda, anne kaygı, depresyon, keder veya diğer faktörler gibi stres yaşadığında, fetüs etkilenir, kalp atışı ve hareketleri toksik strese maruz kaldığında belirgin şekilde değişir. .

Harvard Üniversitesi de yaptığı çalışmalarda çocukların çevresel etkilere ör.; savaş, göç, pandemi, yoksulluk vb. veya ebeveynlerinin stresli ,işlevsiz veya istismarcı eylemlerine maruz kalmışsa, bu etkilerin sonraki yaşamlarında, özellikle kalp hastalığı, obezite gibi kronik hastalıklar üzerinde çok büyük bir etkisi olduğu tespit edildi. Bu problemleri Türkiye’de de görüyoruz. Bütün bunların dışında diabet ve daha uzun bir hastalık listesini yazabiliriz.

ABD’de tüm çocukların %30’dan fazlası fazla kiloludur, bu sadece bir beslenme sorunu değil, aynı zamanda öncelikle psikolojik bir sorundur (stres). Tabii ki, bu aynı zamanda çoğu Batılı/tüketici odaklı ülke için de geçerlidir.

Herhangi bir streste olduğu gibi, bağımlılık yapan davranışlarla, örneğin beyinde mutluluk hormonları salgıladığı için size kısa süreli bir “mutluluk hissi” veren abur cubur yoluyla bunu hafifletmeye çalışılır.

Çoğu insan stresi, bağımlılık yapan davranışlarla rahatlatır. Ama insanlara/çocuklara abur cubur yemeyi bırakmalarını söylemenin faydası yok. Ancak hayatlarında neleri kaçırdıklarını ve neden bu bağımlılık davranışına sahip olduklarını bulmalarına yardımcı olmalıyız.

İnsan ilişkilerinden ve desteğinden yoksundurlar. Ebeveynler imkansız durumlarda ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırlar. Stres için en önemli faktörler güvensizlik, bilgi eksikliği ve kontrol kaybıdır.

Diğer insanlardan ayrı kalma (sosyal ilişkilerden uzak olmak. Özellikle Corona zamanı daha da fazla) daha az temas, daha az yakınlık ve daha az güven duyarak yaşamak, bedensel ve ruhsal hastalıkların artmasına neden olur.

İşimize yabancılaştık, birçok insanın artık onlara hiçbir anlam vermeyen işleri var. Bizler üretken insanlarız “yaratıcı varlıklar”. Kendimizi yansıtmayan ve amacı olmayan işler yaptığımızda hastalanırız. Bu da, kaygı, depresyona yol açar ve kendimizi önemsiz hissederiz.

Bu önemsizlik duygusu insanlarda ; insanların kendileri hakkında ne düşündükleri, nasıl göründükleri gibi duygulara dönüşür. Bu yüzden bugün büyük bir güzellik dönüşüm pazarımız var, ayrıca neye sahip olduklarına ve hangi başarıları elde ettiklerine büyük önem veriyorlar. Tıpkı bu hayattaki anlamımızı değiştiremeyecek pek çok ikame gibi.

Bir homeopat ve yaşam koçu olarak hepiniz tüm ailenize, hayvanlara ve bitkilere homeopati ile yardımcı olabilir, insanları ve yaşamlarını tanıyabilirsiniz. Sadece çekirdek aileyi değil, birkaç kuşak öncesini de tanırsınız. Kimin hasta olduğunu, kimin öldüğünü ve kimin sağlıklı kaldığını öğrenirsiniz.

Bu sayede kuşaklar arası dinamikler gözlemlenebilir. (Epigenetik ve miazma). Bu da beni, birinin hasta olup olmamasının, kimin bağımlı olup kimin olmadığını, kim akıl hastasıydı- kim değildi  bunların tesadüf olmadığını gözlemlememi sağladı. Etkilenenlerin yaşamlarında nedenler vardı. Genellikle aileleri ve ilişkileriyle bağlantılıydı. Aynı zamanda kendi çevremde ve kendimde de görebiliyordum.

İster hastalarıma, ister kendi hikayeme bakıp kendimi anlamaya çalışayım, insanların çektiklerinin büyük bir kısmının (ister fiziksel hastalık, ister ruhsal hastalık veya bağımlılık olsun) onlarla birlikte çocukluk deneyimleriyle ilgili olduğunu anladım.

Ama en önemlisi kendimizi kendimizden uzaklaştırmamız. Çoğunlukla insanlar güçlü bir  “içgüdü hissine” sahip olduğunu biliyor, ancak buna dikkat etmedikleri için daha sonra pişman oluyorlar. Çocuklukta zaten kendimizden(iç sesimizden) ayrılmıştık. Ama aslında anne karnından itibaren ve doğduktan sonra da hala olan bir  “içgüdü hissi”  ile bu dünyada yaşamaya devam deriz. Bu “iç güdü hissi” ile çok güçlü bir şekilde bağlantılılar. Bu toplumda, kültürde , ebeveynler dünyaya getirdikleri çocukları, gerçekte oldukları gibi onurlandırmak ve saygı duymak için çok stresliydi, o yüzden  içgüdüsel duygumuzdan uzaklaşarak büyüdük.

Bu duygu bize neyin doğru olduğunu ya da neyin doğru olmadığını söyleyen bir lüks değil. Bize bu hayatta neyin güvenli neyin tehlikeli olduğunu söyler. İçgüdülerimize yabancılaştığımızda, artık gerçek ile yanlışı ayırt edemeyiz, artık bir gerçeklik duygusuna sahip olamayız.

Gabor Mate:
Yetişkinler olarak yaşadığımız birçok sorunun nedenini, çocuklukta kendimizle olan bağımızı kaybetmiş olmamızda görür.

Gabor;
Ruh sağlığı bozukluklarının çoğunun işlenmemiş çocukluk travmalarından geldiğine inanıyor. O yüzden mevcut batı kültürünü “deli” olarak tanımlıyor ve temel insan ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını düşünüyor.

Örneğin, kaygı bozukluklarının temel nedenleri olduğunu düşündüğü şeyleri ayrıntılı olarak açıkladı; korku ,panik atak ve fibromiyalji.

 Gabor Maté:
“Kişinin kendisiyle olan bağlantısından bahsettiğimde, çok basit bir şeyden bahsediyorum. Bir organizmanın ne hissettiğini, algılama ve şimdiki ana uygun duygularla tepki verme yeteneği ile ilgilidir. Bu yetenek olmadan insan hayatta kalamaz. Bir hayvan kendine bağlı değilse ve ne hissettiğini bilmiyorsa, tehditlere cevap veremez ve ölür. Aynı şey evrimdeki insanlar için de geçerlidir. Benliğimizle bağlantı kurmaktan bahsettiğimde, belirli bir anda ne hissettiğimizi ve deneyimlediğimizi gerçekten bildiğimizi ve bunu uygun şekilde yorumlayabildiğimizi kastediyorum.

Bu yetenek olmadan kayboluruz. Biz bu yetenekle doğduk.

Bebeklik ve yetişkinlik arasında bizi ayıran şey, çevremizdekiler tarafından kabul edilme ihtiyacımızdır. Çevremiz içgüdüsel duygularımızı  destekleyemediğinde, bir çocuk olarak “uyum sağlamak” için duygularımızı ve kendimizle olan bağlantımızı otomatik olarak, istemeden ve bilinçsizce bastırırız. Çocuk bunu, kendisini besleyen ve onsuz yaşayamayacağı çevreyle temas halinde olmak için yapar.

Birinin bizimle ilgilenmeye devam edebilmesi için otomatik olarak kendimizden ayrılırız. Bu trajik bir seçim. Bu bir seçim bile değildir.  Çocuk bir seçim yaptığının farkında değildir. Otomatik bir süreçtir. Sonra yetişkinliğe ulaşırız ve aniden “kim olduğumu bilmiyorum” deriz. Özellikle orta yaşta insanlar çoğu zaman kendi hayatları olmayan bir hayat yaşadıklarının farkına varırlar. Çünkü kendilerinden ayrıldılar.

Ekonominin, dayanılmaz çalışma koşullarıyla anlamsız işleri üstlenmeye istekli ve buna katlanabilen insanlara ihtiyacı var. Ekonominin ihtiyaçları ve çocukları yetiştirme şeklimiz el ele gider. Çocuklar kendilerinden ne kadar ayrılarsa, insan duygularını değil, kârı ve üretimi önemseyen bir ekonomiye o kadar iyi uyum sağlarlar.

Bu sadece devam eden bir döngü. Ancak kendimizle ve doğayla olan bağımızı yeniden keşfedebiliriz. Bu empatiye sahip olmak, empati için budandığımız, gerçek bir insan özelliğidir. Ve insanların ayrı, saldırgan varlıklar olduğu mitine göre değil. Biz insanlar, empati, başkalarıyla bağlantı ve sevgiyle budanmışız.”

Gerçek doğamıza dönmeliyiz. !!!

Homeopati, yaşam gücünün bize gösterdiği semptomlar aracılığıyla bizi içsel varlığımıza bağlayabilen bir şifa tekniğidir, eski acılar ve travmalar üzerinde homeopati ile çalışabiliriz.

Saygı ve sevgilerimle, Rita Berta Kaya

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.