Yaşam gücünün baskılanması ve etkilenmesi genellikle gebe kalmadan önce başlar ve hamilelik sırasında, doğuma kadar devam eder. Sıklıkla doğal olmayan bir operasyon olan sezaryen ile sonuçlanır.

(Türkiye’de çocukların %50’den fazlası sezaryen ile yani ameliyatla doğmaktadır).

Bu hem anne hem de çocuk üzerinde büyük bir etkiye sahiptir.

Hamilelik sırasında, hatta çoğunlukla hamilelikten önce, anneler çeşitli ilaçlar alırlar. Hamileliğin 7.- 8. ayında genellikle 2 aşı olurlar.

Bu elbette fetüs üzerinde de etkilidir ve nasıl bir etki yapar göremeyiz, bilemeyiz.

Doğal olmayan hamilelikler de artıyor. (aşılama, tüp bebek gibi uygulamalar) Ama bu başlı başına, ayrıca bir konu.

Birçok bebek sezaryen ile 38 hafta veya daha erken doğar.

Bazı anne ve çocuklarda tehlikeli bir durum söz konusu olduğu zaman, diğer acil yapılan ameliyatlar gibi, tabii ki sezaryen ameliyatı yapmak zorunda kalırız.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünya çapında yaklaşık %15-20 doğum için sezaryen ameliyatı tavsiye ediliyor.

O zaman Türkiye’de neden çocukların %50’sinden fazlası sezaryen ile doğuyor?

Ayrıca bu konuda, yandaki tabloda görebileceğiniz gibi, AB ülkeleri de yüksek bir yüzdeye sahiptir.

Sezaryen ve buna bağlı anesteziler/ilaçlar anne ve çocuk için önemli psikolojik sorunlara neden olur.

Gördüğünüz gibi, çoğu çocuk bir dolu ilaca maruz kalarak dünyaya geliyor.

Alman Homeopat Dr. Friedrich P. Graf  (1949 doğumlu); pratisyen, kadın doğum uzmanı ve homeopat, Schleswig-Holstein’da homeopati, hamilelik, doğum ve jinekoloji konusunda uzmanlaşmış bir genel muayenehane işletmektedir.

30 yıldan fazla deneyime sahiptir.

Ebeleri ve doğum uzmanlarını homeopati konusunda eğitiyor ve Almanca konuşulan dünyanın her yerinde aranan bir öğretim görevlisidir.

Evli ve üç yetişkin çocuk babasıdır.

Hamile kadınlarda ve küçük çocuklarda ilaç rutininin eleştirisi” adlı kitabında yazarıdır.

2010 yılında şunları yazdı:

Bugün (2010) bireyin korunmasına yönelik etik sınırların siyaset, ticaret, teknoloji ve tıp tarafından defalarca aşıldığı açıktır. Bilinen anahtar kelimeler çevre koruma, ekoloji, insan hakları, bireyin onuru, kendi kaderini tayin hakkı, insanlar üzerinde deneyler ve özellikle genetik materyale yapılan inanılmaz saldırılar, genetik manipülasyondur.

Bireyin etki gösterme yeteneği sıfır gibi görünüyor.

Medya, düşünce çeşitliliği ve ifade özgürlüğü görünümünü korurken korku ve belirsizlik yaymakta ve böylece belirli eğilimlerin ve görüşlerin ortaya çıkmasına etkin bir şekilde katkıda bulunmaktadır. Bu durum, günümüz tıbbının varsayılan ihtiyati tedbirlerin rutin uygulamalarını yaygınlaştırmasını kolaylaştırır.

Bu bilimin temelleri Orta Çağlardan, özellikle Newton fiziğinden gelmektedir; bu, yalnızca ölçülebilen ve tartılabilen, tasvir edilebilen (X-ışınlarında, ultrasonda, mikroskopta, vb. ), istatistiksel olarak sayılabilir ve karşılaştırılabilir. Bu bakış açısıyla sadece somut materyal yakalanıyor.

12 yıl öncesine göre bugün, bu düşünce daha da doğrudur ve üzüntüyle söyleyebilirim ki hala ciddi bir şekilde devam etmektedir. 2 yıldır Corona krizinde gördüğümüz gibi !

Günümüz tıbbı tamamen entelektüel, makine kontrollü ve baskılayıcı ilaçlara yöneliktir ve bu nedenle hastayı tamamen görmezden gelir. Bugünkü duruma baktığımızda, doktorlar çoğunlukla her hasta için sadece 10-15 dakika ayırabiliyorlar.

Yıllarca aldıkları eğitim süresinde insanları çok fazla görmüyor, gözlemlemiyorlar. Bu süreçte sadece teşhislere ve hastalık isimlerine giden bir şablonla, kodlanmış durumdalar. Ve İnsanlar, bu değerlerin ve hastalıkların isimlerinin şablonlarına doğru itilir. Modern tıpta ilaçlar, hasta kişi ve gerçek semptomları için değil, bir hastalık ismine göre yapılır. (Migren ilacı, kanser ilacı, tansiyon ilacı vb.)

Bugün Corona krizinde bunu açıkça görebiliyoruz, bir test hiçbir semptomu olmayan insanları hasta ilan ediliyor, diğer taraftan gerçekten semptom gösteren hastalara bu test yapıldığında negatif çıkıyor. İşte o zaman soruyorum size, bu ne demek, ne tür bir “bilim”?

Dr. Samuel Hahnemann bunu 220 yıl önce Organon adlı kitabında § 1’de anlatıyor…

Organon §1

Bir hekimin en yüce ve tek görevi , hastayı sağlığına kavuşturmaktır. ”Tedavi etmek “işte budur.

Tedavi etmek ; yaşam sürecinin iç yüzü ve vücudun gözle görülemeyen iç kısmında oluşan hastalıklar hakkında boş fikir ve varsayımlar ileri sürüp, bunlardan yola çıkarak sözüm ona sistemler kurmak değildir(şan ve şöhret arayan birçok hekim, gücünü ve zamanını bu yüzden boş yere harcamıştır).


Ayrıca , hastalık fenomenlerini ve bunların olası nedenlerini ,sonu gelmez bir şekilde açıklamaya çalışmak ve soyut, gösterişli, anlaşılamayan ifadelerle bilgili görünüp cahil insanı şaşırtmak da değildir. Bu sırada hastalar boşuna yardım beklemektedir.

Böyle bilgiçlik taslamasından bıktık artık.güya buna “kuramsal tıp” deniyor ve üniversitede kürsüleri bile var. Kendilerine hekim diyenlerin, zavallı insanları palavralarla kandırmak yerine , harekete geçmelerinin, gerçekten yardım tedavi etmelerinin zamanı çoktan geldi.

Bu makine tıbbı insanı bir bütün olarak görmez, (ruh-beden-zihin bir bütün olarak görmez) bölümlere ayırır. Ve her bölüm( tıbbi uzmanlık) farklı bir şeyi tanımlar ve ona göre reçete eder. Örneğin, bağırsaklar bir uzman tarafından ve beyin ise başka bir uzman tarafından tedavi edilir.

Uzun zamandır bağırsağın ikinci bir beyin olduğunu ve her ikisinin de birbirine çok bağlı olduğunu bildiğimiz halde. Homeopatik terapi insanları her zaman çevreleriyle bağlantılı ,bir bütün olarak görür.

Homeopatlar hastalara zaman ayırır, onlarla konuşur ve gözlerinin içine bakar, her insan bir birey olarak ciddiye alınır.

Bir hastalık adına göre değil, hastanın bize bildirdiği ( Organon § 3 – 7  ) açık nedenlerine ve gerçek bulgulara göre tedavi edilir.

Organon § 3

Hastalıkta, yani her vakada iyileştirilmesi gerekenin ne olduğunu net bir şekilde görüyorsa ( hastalık bilgisi), İlaçlarda, yani her ilaçta iyileştirmeyi sağlayan etkinin ne olduğunu biliyorsa (ilacın gücüne ait bilgi),

Kişide neyin hasta olduğunu tam olarak teşhis ettikten sonra, ilacı, tedavi edici özelliğine göre, kesin kurallara dayanarak uyguluyorsa(ki bu durumda iyileşme mutlaka gerçekleşir), yani her hasta için en uygun olan ilacı nasıl kullanacağını biliyorsa (ilacın seçimi)

İhtiyaca göre ilacı düzgün hazırlıyor, hastaya doğru miktarda veriyor (doğru doz) ve ihtiyaç olduğunda dozu doğru şekilde tekrarlıyorsa, Son olarak da, iyileşmenin kalıcı olabilmesi için, her vakada, tedaviye engel olan nedenleri ve bunları nasıl ortadan kaldıracağını biliyorsa, Hastalığın tümünü etkin bir biçimde tedavi eder, işte o zaman gerçek bir hekim olur.

Organon § 7

Hastalığı oluşturan ve ilerleten açık bir sebep (causa occasionalis) bulunmadığında, hekim hastalığı sadece semptomlar vasıtasıyla tanıyabilir. Bundan anlaşılıyor ki, tedavi için en uygun ilacın seçiminde, sadece semptomlar yol gösterebilir(semptomlar, olası bir miazma ve diğer koşullarla birlikte değerlendirilmelidir).Hastalığın içyapısını dışarı yansıtan görüntüyü, yani bozulmuş olan yaşam gücünü temsil ettiği için ,semptomların tümü, hastaya en uygun olan ilacın seçilmesinde, başlıca hatta tek unsur olmalıdır. Özetle, hastayı sağlığına kavuşturmak için, hekimin dikkat etmesi ve ortadan kaldırması gereken tek şey, hastalık semptomlarının tümüdür.

Daha sonra homeopat, açıkça görünen semptomlara, benzer bir ilaç bulur. Tabii ki, insanların vücutlarını sağlıklı tutmak için sorumluluk almaları da sağlanır. Bu, sağlıklı beslenme, yaşam, aile ve arkadaşlarla uyumlu etkileşim, doğaya çıkmak ve egzersiz yapmak demektir ve çok daha fazlası…

Hastalarıma, %60’ını yaptığımı, kalan %40’tan sorumlu olduklarını söylüyorum, hastanın kişisel olarak kolayca iyileşmesine yardımcı olacak birçok yöntem var. En önemlisi hasta için kolay olması ve aynı zamanda zevk vermesidir.

Terapideki en önemli şey, kişinin anlaşıldığını ve sevildiğini hissetmesidir. Bu da iyileşmenin yarısıdır.

Saygılarımla Rita Berta Kaya

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.