Homeopati ve Bilinçaltımız İçin Neden Bu Kadar Önemlidir
Su, bu gezegendeki tüm yaşamın temelidir.
Su olmadan ne hücreler var olabilir, ne beden içi iletişim sağlanabilir ne de bugün bildiğimiz anlamda bir bilinçten söz edilebilir.
İnsan bedeni yaklaşık yüzde altmış ila yetmiş oranında sudan oluşur. Her bir hücre sıvı ile çevrilidir ve düşünmenin, hissetmenin ve hatırlamanın merkezi olan beynimiz bile sulu bir ortamda çalışır. Bu nedenle insan bedeni, içi sıvı dolu bilyonlarca küçük odacıktan oluşan bir sünger gibi düşünülebilir.

Uzun yıllar boyunca su yalnızca nötr bir taşıyıcı olarak görülmüştür: besinleri, oksijeni ve atık maddeleri taşıyan bir madde olarak. Oysa modern araştırmalar, suyun son derece tepkisel olduğunu göstermektedir. Su yalnızca doğadan gelen biyolojik sinyallere değil, aynı zamanda elektromanyetik alanlara, frekanslara ve titreşimlere de tepki verir. Bu etkiler ister teknik kaynaklı ister canlı sistemlerden gelsin, su yalnızca dış şeklini değil, içsel moleküler yapısını da değiştirir.
Bu şu anlama gelir:
Su pasif bir madde değildir. Çevresiyle sürekli bir etkileşim içindedir.
Japon araştırmacı Masaru Emoto, çalışmalarıyla bu hassasiyete dünya çapında dikkat çekmiştir. Sözlerin, müziğin ve duygusal durumların su kristallerinin yapısında ölçülebilir değişiklikler oluşturabildiğini göstermiştir. Daha sonraki çalışmalarında görsel ve işitsel uyaranları da deneylerine dahil etmiş ve benzer etkiler gözlemlemiştir. Her ne kadar çalışmaları bilimsel açıdan tartışmalı olsa da, önemli bir gerçeği görünür kılmıştır: Su, bilgiye ve çevresel etkilere duyarlıdır.
Bu noktadan itibaren fizik, biyoloji ve tıp alanlarından başka araştırmacılar devreye girmiştir. Modern bilim, suyun yalnızca maddeleri değil, aynı zamanda bilgiyi ve düzeni de taşıyabildiğini göstermektedir. Luc Montagnier, Gerald Pollack, Mae-Wan Ho ve Emilio Del Giudice gibi bilim insanları, suyu elektromanyetik alanlara, yapıya ve rezonansa tepki veren bir ortam olarak tanımlar. Bu bakış açısına göre homeopatide kullanılan yüksek potensler maddesel değil, alan temelli bilgi ve öz düzenleme yoluyla etki eder.
Su, insan bedeninde enerji akışı, iletişim ve düzenleme süreçlerinde aktif bir rol oynar. Yapılanır, çevreye ve enerjiye tepki verir ve bilgiyi yalnızca taşımaz, aynı zamanda düzenler. Bedenimizin büyük ölçüde sudan oluşması nedeniyle, içsel suyumuzun kalitesi ve düzeni, nasıl hissettiğimizi, düşündüğümüzü ve davrandığımızı doğrudan etkiler. Bu bilgiler, içsel durumların, sözlerin ve deneyimlerin neden uzun vadeli etkiler yarattığını anlamamıza yeni bir bakış açısı sunar.
Su, beden, zihin ve çevreyi birbirine bağlar – sembolik olarak değil, işlevsel olarak.
Bilinçaltı mantıksal ya da sözel değil; imgesel, duygusal ve frekans temelli çalışır. Deneyimleri, tekrarları ve duygusal izleri çoğu zaman farkında olmadan depolar. İnsanı, ağırlıklı olarak sudan oluşan ve bilgiyi işleyen bir sistem olarak ele aldığımızda; sözlerin neden etkili olduğu, içsel imgelerin davranışı nasıl şekillendirdiği ve uzun süreli duygusal durumların bedeni neden dönüştürdüğü daha iyi anlaşılır.
Bu nedenle yaşam kalitemiz yalnızca ne içtiğimize değil, aynı zamanda her gün hangi bilgileri aldığımıza da bağlıdır – zihinsel, duygusal ve enerjik düzeyde.
Bilinç çalışması, pozitif düşünmeye zorlamak ya da bir şeyi dayatmak değildir. Bilinç çalışması; eski kalıpları, otomatik tepkileri ve bilinçdışı inançları fark etmektir. Ancak bunlar görünür olduğunda, yeni bilgiler bilinçli şekilde sisteme entegre edilebilir.
Bilinçaltı Eğitimlerimizde, tam olarak bu bağlantıları ele alıyoruz:
içsel bilgilerin nasıl oluştuğunu, sistemde nasıl kayıtlı kaldığını ve bilinçli farkındalığın değişimi nasıl mümkün kıldığını.
Baskı ya da kontrol yoluyla değil, anlayış, farkındalık ve açıklık ile.
Çünkü gerçek dönüşüm, bilginin bilinçli hale geldiği yerde başlar.
Ve su, bu süreçte uzun süre hafife alınmış olsa da, merkezi bir rol oynar.
Sevgiler,
Rita Berta Kaya

