Mustafa Kemal Atatürk bu günü çocuklara armağan ederken, aslında sadece bir bayramdan daha çok fazlasını amaçlamıştı.
“Geleceğimizi temsil eden çocuklarımız, geçmişten aldıkları güçle milletimizin yarınlarını şekillendireceklerdir.” – Atatürk
Bu söz, bir çağrıydı: Gelecek, bilinçli ve sağlıklı çocuklarla başlar.
Ama dürüst olursak kendimize şu soruyu sormamız gerekir:
Çocuklar bugün hangi koşullarda büyüyor?
Performans baskısı, aşırı uyarana maruz kalma ve sürekli değerlendirilme arasında birçok çocuk, aslında onları onlar yapan şeyi kaybediyor: merak, neşe ve içsel motivasyon.
Beyin araştırmaları, özellikle Vera F. Birkenbihl’in çalışmaları bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor:
Çocuklar baskıyla öğrenmez.
Onlar coşkuyla öğrenir.
Çocuk beyni hâlâ gelişim halindedir.
Odaklanma, öz kontrol ve uzun süreli dikkat çok daha sonra, zamanla oluşur.
Ama biz çoğu zaman bunu onlardan çok erken bekliyoruz.
Peki sonuç ne oluyor?
Öğrenme, stresle, korkuyla ve “yeterli değilim” duygusuylabirleşiyor.
Oysa çoğu zaman belirleyici olan küçük anlardır:
Bir çocuk bir şey anlatmak ister ve sözü kesilir.
Bir çocuk bir şeyi dener ve düzeltilir.
Bir çocuk kendi yolunu arar ve biz ona daha hızlı olanı gösteririz.
Bunu sevgiden yaptığınızı biliyorum. Ama maalesef bunun büyük sonuçları var.
Çünkü çocuktan en önemli anı alıyoruz: kendi fark ediş anını.
Öğrenmenin canlı hale geldiği o anı.
Beyin uyumlu öğrenme şunu gerektirir:
Baskı yerine duygusal güven,
Hata yerine yolun bir parçası olarak hata,
Hareket, oyun ve tekrar,
hazır cevaplar yerine kendi deneyimi.
Çocuklar “eksik” değildir, oluş halindedir.
Ve bizim görevimiz onları şekillendirmek değil, onların kendilerini ortaya koyabilecekleri alanı açmaktır.
Biz çoğu zaman çocukları, artık var olmayan bir dünyanın yöntemleriyle eğitiyoruz.
Ve bunu yaparken çocuğun nörolojik doğasına karşı hareket ediyoruz.
Çocuk beyni küçük bir yetişkin beyni değildir.
Ön beyin (prefrontal korteks) üzerinden gelişen odaklanma, öz kontrol ve uzun süreli dikkat çoğu zaman ancak 20–25 yaş arasında olgunlaşır.
Buna rağmen çocuklardan sessiz oturmaları, sürekli odaklanmaları ve hatasız olmaları beklenir.
Sonuç:
Öğrenme; stres, korku, utanç ve başarısızlık duygularıyla
“yeterli değilim” duygusuyla birleşir.
V. Birkenbihl bunu provokatif bir şekilde “beyin cinayeti” olarak adlandırmıştır.
Bu bir suçlama değil, bir uyarıdır.
Çocukların mükemmelliğe ihtiyacı yoktur.
Onların alana ihtiyacı vardır.
Hata yapma alanına.
Hareket alanına.
Kendi deneyimlerini yaşayabilecekleri alana.
Beyin uyumlu öğrenme demek:
Baskı yerine duygusal güven,
sürekli değerlendirme yerine güven,
ezber yerine deneyim,
hız yerine zaman demektir.
“Çocuk beyni sessiz oturmak için tasarlanmamıştır. Hareket ederek, keşfederek ve yaparak öğrenir.”
“Hareket, öğrenmeden bir dikkat dağıtıcı değildir; öğrenmenin kendisidir.”
“Pek çok çocuk dikkat dağınık olduğu için değil, beyni kendini düzenlemeye çalıştığı için hareket eder.”
“Sınıfta yerinde duramayan bir çocuk, anlamlı bir şey olduğunda saatlerce odaklanabilir.”
“Problem çoğu zaman çocuk değildir. Problem, hareketsizliği öğrenme ile karıştıran bir sistemdir.”
“Hiperkativite çoğu zaman bir bozukluk değil, bir sinyaldir.”
“Soru şudur: Dinliyor muyuz, yoksa çocukları susturuyor muyuz?”
Dışarıdan birçok şeyin kontrol edildiği bir çağda, çocukları kendi iç güçleriyle buluşturmak daha da önemlidir.
Sağlam bir iç denge, bedene güven ve bilinçli bir eşlik, sağlıklı bir büyümenin temelidir.
Bütüncül yaklaşımlar, tıpkı homeopati gibi, insanı bir bütün olarak görür ve bu dengeyi desteklemeye yardımcı olabilir.
Bizim görevimiz onları şekillendirmek değil.
Onlara kendilerini açabilecekleri alanı vermektir.
Böylece 23 Nisan Çocuk Bayramı sadece bir gelenek olmaktan çıkar; Mustafa Kemal Atatürk’ün ruhuna uygun şekilde bilinçli, özgür ve güçlü çocuklarla dünyayı yeniden şekillendirme yaşayan bir sorumluluğa dönüşür.
Çünkü gelecek bir gün değil…
bugün, çocuklarımızın kalbinde büyümektedir.
Bu anlamda hepimizin 23 Nisan Çocuk Bayramı kutlu olsun.
Sevgiyle,
Rita Berta Kaya

